Körfez
Loading...

Basın

Marco Romagna

Cinelapsus

“Burası çıkmaz sokak!” deniyor Selim’e, İzmir’in sokaklarında amaçsızca dolaşırken. Filmin kahramanı yeni boşanmış ve İstanbul’daki işini de kaybedince doğduğu kente dönmüş. Burası onun geçmişiyle geleceği arasında bir köprü ama o, kentin içinde kayboluyor, orayı artık tanıyamıyor, ta ki günümüz Türkiye’sinin kaygan zeminine gömülmeye başlayana kadar. Kargaşa içinde bir Türkiye bu; bol kavga edilen ve bol sigara içilen; iyi döşeli evlerin ve sıvası dökülen bodrum katlarının tezadından ibaret, esnafların ve yetimlerin ülkesi... Bir petrol tankeri yanmaya başlayınca şehrin tüm sakinlerinin gösteri varmış gibi koşabildiği, gecekondu mahallesinde yaşayan yetim bir çocuğun karşısına çıkan herkese “baba” diyebildiği bir Türkiye... Hayata yeniden başlamanın, kendini keşfetmenin, gerçek bir gelecek bulmanın hep daha zor olduğu bir Türkiye. Çocuklarla birlikte top peşinde koşmanın ve tozun toprağın içinde bile olsa kendine bir rol bulabilmenin çok kıymetli olduğu bir Türkiye...

74. Venedik Film Festivali kapsamında 32. Uluslararası Eleştirmenler Haftası bölümünde gösterilen, hem coğrafi ve sosyal hem antropolojik ve varoluşçu bir analiz olan Emre Yeksan’ın şaşırtıcı ilk filmi Körfez’in asıl gücü metaforlarında, perdeye gelen sembollerde gizli. Sahte ve güvenilmez bir gerçeklikten uzaklaşmaya çalışırken, kendini dayanılmaz ve bitmek bilmeyen bir kokuyla sarılı bulan Selim, toprak bile koktuğu ve herkes şehirden kaçtığı halde dayanır, direnir, çok etkilenmemiş görünür. Sanki acı hatıraları, kendini bulmaya çalıştığı delice arayış ve hayatın uçuculuğu arasında pis havaya karşı hissizleşmiştir.

Selim büyüdüğü eve, ailesinin yanına döner. Hala küçük bir çocukmuş, savunmasız bir canlıymış gibi ebeveynleri onu yeniden kucaklar, kız kardeşi korur kollar. Büyük ve saldırgan bir dünyada insanın esas rolü de budur zaten. Selim sessizdir. Belki televizyonun karşısında kilitlenip kalır, belki yitip gitmiş bir geçmişin yükünü taşımaktadır. Pişmanlıkları (eski bir sevgiliyle çok uzun süredir ucu açık kalmış bir mevzuyu kapatmak ister) ve göz ardı ettikleri vardır (dostlukla mahremiyete müdahale arasında bir yerde duran eski bir askerlik arkadaşı, Selim için insan ruhunu yeniden keşfedeceği, küçük şeylerden vazgeçmeyi ve paylaşmayı, ileriye bakmayı öğreneceği yolculukta bir tür rehbere dönüşecektir) ama edilgen değildir Selim. Kendini ve insan olmanın doğasını, hayatını ve memleketini sürekli sorgular, yakıp geçeceği hatıraların ve gerçeğe dönüştüreceği hırsların bilincindedir.

Körfez gitgide bir memlekete dönüş hikayesi anlatmaktan uzaklaşır; gençlerin oyun niyetine bir arabayı yaktığı, Selim’in polisten dayak yediği ama her şeye rağmen geleceğe umutla bakan bir finale varır. Çünkü umut asla ölmez. Sadece bu dünyadaki geçiciliğimizi kabullenmeyi, ağlanıp durmak yerine harekete geçmeyi öğrenmemiz, geçmişle hesapları kapatıp geleceğe umutla bakmamız gerekir. Selim’in yolculuğu aslında toplumun eylemlerinden ve absürtlüğünden kaçışı gözler önüne sermektedir. Öz bilince, kendini ve çevresini yeniden keşfetmeye doğru giden bir yoldur bu. Bu yüzden de pis kokudan kaçış sürerken, neredeyse tamamen boşalmış bir alışveriş merkezinde, yüzlerinde maske bulunmayan sadece Selim ve yavaşlığın, uzan yaşamın sembolü olan bir kaplumbağadır.

Bugünün anti-dünyasında bir anti-kahraman olan Selim, hayatını kaçınılmaz olarak farklı tonlarda sürdürecektir. Emre Yeksan bu dünyayı, seyirciyi sıkı sıkı sarıp bırakmayan dramanın ve zaman zaman güldüren bir gerçeküstücülüğün, sabit planların ve birbirinden bağımsız anlatı katmanları gibi görünen imgeselliğin, ana öyküye ait parçaların ve ana karakterin etrafında gitgide çoğalan amaçsız konuşmaların arasında resmetmektedir.

Yeksan’ın bize sunduğu Türkiye’de, kokusu ayyuka çıkmış bir çürüme içinde birbirinin hem aynısı hem de tamamen zıddı günler, kadınların sohbetleri ve satılacak eski eşyaların tasnif edilmesi işleri arasında; kişinin kendi mikro kozmosunu yaratma gayreti ve yerinden edilmiş koskoca aileler arasında; insanın kendini terk edilmiş hissettiği bir ıssızlık ve arabaların sokaklarda barikatlar oluşturduğu bir gerçeklik arasında; icra tebliğleri ve insanların hala basitçe birer insan ve dost olabildikleri gecekondu mahalleleri arasında; kahramanımızı gerçek anlamda yutan bir çamur birikintisi ve geçmişten kopuşu nihayet mümkün kılan alevler arasında gidip gelmektedir. Her ne kadar kabus hala bitmemiş olsa bile...

Selim, belki de her insan gibi, kendini bir bataklığın içinde bulur. Emre Yeksan bu bataklığın içinde onu yeni gerçekçi bir sinemacının tutkusuyla izlerken, film başka beklenmedik, özgün ve hınzır yollara da sapar. Körfez, ilk anda zorlayıcı ama ağır ağır insana nüfuz eden, izledikten uzun süre sonra bile zihinlerden çıkmayan bir yapım. Özellikle ikinci yarısında bazı kısımları fazla uzuyor olabilir, bazı noktalarda tuvale gereğinden fazla fırça darbesi atılmış gibi hissettirebilir, muğlaklık uğruna bazı vaatleri tam olarak vücut bulmuyor olabilir. Ancak önemli olan bunlar değil. Körfez kendine büyük hedefler koymuş, zeki bir ilk film. İzlenimlerin ve hislerin filmi, kahramanı gibi seyircisine de aynı kokuyu hissettirmeye çalışan bir film. Aynı zamanda proletaryan fikirler üzerine antropolojik, simgesel ve siyasi bir inceleme. Körfezdeki petrol tankeri ve neticede Selim’i pişmanlıklarından kurtarıp geleceğe taşıyan alevler gibi insanın içinde de yangın gibi büyüyen bir film. Yolunu kaybetmiş ve kırılgan, hüzünlü ve hassas ama en nihayetinde hala hayatta olan insanlık hakkında bir film.