Körfez
Loading...

Basın

Daria Pomponio

Quinlan

İzmir’de geçen öyküsüyle jeolojik ve antropolojik bir analiz çıkaran Emre Yeksan’ın Körfez’i, bu sene Venedik’te Eleştirmenler Haftasının en başarılı ilk filmlerinden biri.

Selim, kariyerini ve evliliğini acılı bir süreçte kaybettikten sonra memleketi İzmir’e döner. Geleceğe dair planlar yapmak konusunda gönülsüz, geçmişin (ailesi, okul arkadaşları, eski bir sevgilisi) izinde şehri dolaşmaya başlar. Askerlik döneminden bir hayalet arkadaş, enteresan bir karizmaya sahip serseri Cihan çıkar karşısına. Esrarengiz bir deniz kazası sonrası yayılan koku yüzünden halk şehri terk etmeye başlayınca, Selim kendini hayata dair yeni olasılıkları keşfedeceği bir dünyada bulur. (Sinopsis)

2017 Venedik Film Festivali’nin Uluslararası Eleştirmenler Haftası bölümünde gösterilen Türk yönetmen Emre Yeksan’ın ilk filmi Körfez’in özünde alışılmadık bir jeolojik-antropolojik analiz yatıyor. Türkiye, Yunanistan ve Almanya ortak yapımı olan filmin merkezinde, modern sinemanın içinden kopup gelmiş bir karakter var. Sanki bir Antonioni, Fransız Yeni Dalga ya da Yeni Hollywood (ilk akla gelen Bob Rafelson imzalı Five Easy Pieces) filminden çıkıp gelmiş olan Selim (Ulaş Tuna Astepe), otuzlu yaşlarında, artık işi olmayan, yeni boşanmış bir adam. Bu yüzden de memleketi İzmir’e dönüyor.

Ailesi, Selim’i elinden geldiğince iyi karşılıyor: babası miskince, annesi manidar azarlarla, kız kardeşiyle onu yardıma muhtaç bir köpek yavrusu gibi koruyarak… Arada eski bir aşk, sonraysa Selim’in askerlikten -aslında hiç hatırlamadığı ve zaman zaman rahatsız da olduğu- bir arkadaşı öne çıkıyor. Bu arkadaş tam da Selim’in Virgil’i, uzun yolculuğundaki rehberi haline dönüşüyor. Fakat onun hafızasında yeniden canlanmıyor çünkü zaten bir insanın kendini tanıması söz konusuysa, anılar yükten fazlası değildir. Körfez’in ana karakteri sessiz ama son derece ironik (bazen de keyifle güldüren) bir anti kahraman ve onun “Nostos”u, eve dönüş yolculuğu bir mekana değil, öz bilincine doğru bir ilerleyiş.

Kendimizden uzaklaşmak, film boyunca Emre Yeksan’ın bize yaptığı uyarı bu; bir yandan da İzmir’in kentsel ve ailesel alanlarını dolaşırken, olası terörist saldırıların tetiklediği paranoyayı ele alıyor ve sık sık ana karakterlerini bırakıp yan karakterlerin peşinden gidiyor: her ne kadar kısaca görünseler ve sadece dinleyici olsalar bile... Bazı noktalarda, sahnenin bile odağından uzaklaştığımız oluyor. Diyalog arka planda devam ederken, biz bir hizmetçinin veya garsonun peşinden gidiyoruz. Bu sayede film daha geniş bir duyusal boyut kazanıyor, anlatının sınırlarının, sinemanın olanaklarının ötesine geçiyor. Bir başka bariz örnek de öykünün dönüm noktasını oluşturuyor: Körfez’de meydana gelen ve belki de bir tür kundakçılık sonucu oluşan tanker yangını, karakterlerimiz tarafından önce bir gösteri gibi izleniyor ama daha sonra toprağın altında bir probleme yol açınca ortaya çıkan koku bütün kenti mahvediyor (koku, biz seyirci olarak alamasak bile, filmde önemli rol oynuyor).

Selim, belki kendi şehri bile olmayan bu mekanda (onun değil de bizim şehrimiz olabilir pekala), kadınların laflamak için bir araya geldiği, ailelerin yerlerinden edildiği, işlerin savsaklandığı ve çıkmaz bir sokakta çocuklarla top oynamanın yeğ olduğu bu yolculuğunda, ona eşlik eden herkesi etkileyen kokuyu, tıpkı bizim gibi, almıyor. Körfez’in sürekli birleştirici bir tavrı var, hafızadan ziyade insana dayalı ve kentsel bir rahatlıktan geçen bir değişim fikrine doğru ilerliyor. Zaten Selim de -daha önce söylediğimiz gibi- insanları geçmişe dair anılarla değil, şimdiye dair varlıklarıyla tanıyor. Mevcudiyet, var olmak her şey demek; özellikle de başkalarının varlıkları. Tıpkı birer kahin gibi (filmin açılışında ana karakterin elektronik bir cihazdan el falına bakıyor olması tesadüf değil) Selim’e kendiyle ilgili belki hiç bilmediği şeyleri gösterenler onlar. Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’inde olduğu gibi, bu aile fertleri, sevgililer ve teklifsiz arkadaşların hepsi aslında Selim’in hayatının ve deneyimlerinin birer parçasını oluşturuyor. Onun gerçek hafızası ve bu dünyaya bırakacağı mirası hep bu insanlar.

İçten içe dile getirilmeyecek endişeler ve hayal kırıklıkları yaşamakta olan jeolojik canlıların, Körfez’in karakterlerinin, dünyevi ve gündelik dertleri var ama bu yüzden daha hafife alınacak değiller. Toprak kokuyor, doğru ve tıpkı onun gibi, hatta ondan da önce, insanlar da çürüyüp yok olmaya başlayacaklar. Ne zaman, bilmek mümkün değil. İnsana dair olaylarla tektonik hareketler arasında bir bağ var mı, bunu söylemek de zor. Bizi derinden ilgilendiren olayları anlamak veya yeniden yapılandırmak için matematiksel çözümler yok. Tek araç, tek çözüm insan, yani biziz. Ve biz de sadece birer yolcuyuz.